Çamur !

0
384
- Advertisement -

Ben küçük bir sahil kasabasında doğup büyüdüm, çocukken ayakkabımızın altına yapışan çamurlardan şikâyet ederdik durmadan. Şimdi ise bir büyükşehirde yaşıyorum ve kızlarım kenarda köşede biraz çamur görse oturup oynamaya başlıyorlar ve onları izlemek hatta onlarla birlikte çamurla oynamak hoşuma gidiyor.

Yemyeşil bir kasabamız vardı o zamanlar ama şimdilerde her gidişimde yeşilin betondan bir gol daha yediğini görüyorum. Üzülüyorum yeşil takımın mağlubiyetini görmeye hatta kızıyorum kendime, bu konuda fanatik olmalı insan! Yeşil takımın savunmasında kimse yok, hatta neredeyse oyuncusu bile yok. Herkes karşı takımda, acımasızca vuruyor. Söz konusu yeşile kıymak olunca değme efsane golcülere taş çıkartıyoruz. Peki, bir soru size. Bu güne kadar kaç fidan diktiniz?

Ne manzaralar gördüm bir bilseniz. Bahçesinde çamura basmamak için dört tarafına beton dökülmüş bahçeli villalar gördüm. Küçükken umursamazdım ama insan anakentlerde yaşadıkça daha bir hasret duyuyor toprağa, yeşile, doğaya.. Belki de çok yakından baktığı için göremiyor insan sahip olduğu değerleri! İçindeyken görmüyor, fark etmiyor o güzellikleri lakin uzaklaşınca iş değişiyor. Uzaktan bakınca küçük gözükür her şey ama mahrum kaldıkları büyüyor insanın gözünde. Hatta ne kadar uzağa giderseniz o kadar büyüyor.

Bahçesinde domates, fasulye, biber ekmek, çiçekleri sulamak, toprakla haşır neşir olmak için kilometrelerce yol kat eden insanlar olduk. Tabii bir bahçesi olabilecek lükse sahip olanlar için geçerli bu. Olmayanların, dar gelirlinin, ay sonunu zor getirenin vay haline. Hiçbir yere kıpırdayamıyor bodrum katından! Kötünün iyisi de var ama hafta sonu yeşil diye otoyolun orta refüjünde piknik yapan, mangal yakan insanlar gördüm, birçoğumuz da görmüştür. Hayatımız betonlaştı vesselam…

Keşke uygulayabilsek şu yeşil alanlar konusundaki kanunları, lakin bir taraftan park yapıyoruz; “yeşil alanlarımızı bu yıl yüzde bilmem kaç arttırdık”, Konutların metrekare cinsinden şu kadarı aşması durumunda şu kadar yeşil alan yapmak zorunludur.” (gemisini yürütenler bu kapsamın bir miktar “tabii o miktarı yakınlık seviyesi belirler!” dışında kalabilir) diye bas bas bağırırken belediyeler; diğer yandan SİT alanlarını, orman arazilerini yok eden ağır abilerin “Doğayla iç içe! seri konut” üretimine göz yumuyor. Yazık!..

Ne diyordum? Ha çocukluğum. Rahmetli babam kaptandı ve biz zaten deniz kıyısında büyüdük ama yanı başımızda kumsalı olan denize girmezdik. Merak ederdim neden dibimizde deniz dururken denize girmek için kilometrelerce batıya gitmek zorunda kaldığımızı. Sorardım büyüklerime, onlarda “Şu bacası tüten gübre fabrikasını görüyor musun?  İşte o atıklarını denize bırakıyor, o yüzden buralarda yüzmek çok tehlikeli” cevabını alırdım. En büyük zevkim de balık tutmaktı oysa ve yaşadığım yerdeki birçok insanın geçim kaynağıydı deniz. Çocuktuk. Balık ta tuttuk, yedik te, hatta kaçamak kaçamak yüzdük birçok kez. Bir defasında o denize gönderilmeden önce bekletilen atık havuzları taşıp birkaç tarlayı bastı, o tarlalarda ot bitmedi uzun süre. Sözüm ona arıtılmış atıklar! O zaman daha iyi anladım büyüklerimin neden bu kadar temkinli davrandıklarını ama…

Sonuç mu? Ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Benim cennet gibi kasabam kanser denen illetle tanıştı. Kendi yağında kavrulup tatlı tatlı yaşayan o ailelerden birçoğunun evine ateş düştü! Bir ateş de bizim evimize düştü o arada. Oyun arkadaşım, sırdaşım, öğretmenim.. Özlem ablamı da aldı kanser bizden. Nurlarda yatsın. Ölüm bu elden bir şey gelmiyor deyip kabullendik ama kızıyorum şimdi kendime neden gidip o fabrikanın kapısında yatmadım, niye hiç tepki göstermedim diye. O sahil şeridinde birçok fabrika hâlâ üretime devam ediyor. Aslında üretmiyor, etrafındakileri tüketiyor! Bilinçsizce, amansızca, fütursuzca çalışıyorlar ve biz göz göre bizi tüketen adamlara tek kelime etmiyoruz! Ne standartlar umurunda, ne de cezalar caydırıcı..!

Yaşam denen makinenin çarkları arasında ezile büzüle miadını doldurmakla meşgul insanoğlunun hayatındaki en büyük eksiklik empati! Hayatımızın neredeyse hiçbir sürecinde rol almıyor empati! O fabrika sahipleri, üst düzey yöneticileri kendilerini bir an için çocuğu kanser olan anne babaların yerine koymuyor. Ya da bırakın fabrikayı yolda yürüyen yayalar arabadakileri, şoförler yayaları, ormanın içine site yapanlar insanları, kadınlar erkekleri, bir zamanlar çocuk olduğunu unutan büyükler çocukları… Yani kısacası kimse kimsenin umurunda değil. Yolda karşıdan karşıya geçerken piknikte kır gezisi edasıyla geçerken arabalara kızan yayalar, direksiyon başına geçince yaya geçidinden insan gibi geçmeye çalışan yayalara köpürüyor. Her alanda hat safhada anlayışsızlık, bencillik hâkim. Oysa sadece birkaç saniye düşünse insan; belki şu an etrafta gördüğünüz olumsuzlukların birçoğu kalmayacak ortada!

Birkaç saniye düşünün!

Kendinizi karşınızdakinin yerine koyarak yapın bunu ama!

Çamurdan nerelere geldik. Daha fazla uzatmayayım ve müsaadenizi isteyeyim. Giderken de Jane Adams’ın şu sözünü hatırlatayım.

En büyük insan, kendini en çok sayıda insanın yerine koyabilendir.”

Sağlıcakla kalın.

inşaport.com ücretsiz aboneliği

Haftalık bültenimize abone olun, yeni içerikleri kaçırmayın.

Abonelik işleminiz tamamlandı.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Önceki İçerikAğaç Yaşken …
Sonraki İçerikEy Şehr-I İstanbul!
Elk. Müh. Yusuf YILDIRIM
1977 yılında Mersin'de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu şehirde tamamladıktan sonra Kocaeli Üniversitesi'nde Elektrik Mühendisliği Lisans eğitimini 2002 yılında tamamladı. 15 yılı aşan meslek hayatı boyunca özellikle inşaat sektöründe bir çok projenin uygulanmasında görev aldı. Merkezi İstanbul'da bulunan bir firmada koordinatörlük görevini yürüten Yusuf YILDIRIM evli ve 5 ve 10 yaşlarında 2 kız çocuğu babasıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.