Konu İçeriği

Köyde çıktım yola, handa verdim mola. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim… diye başlardı tüm masallar eskiden. Bizde de “mimariden çıktım yola” şeklini aldı. Şimdi o dereler koca koca beton binalar, dekarlarca betondan meydanlar oldu maalesef. 

Peki o insanlara ne oldu? Mimariden çıkılan yolda masal mutlu sonla bitti mi? 

“Mimariden çıktım yola”ya geçmeden önce kısa bir ön bilgi verelim. Romalı ünlü mimar Vitruvius’un her mimari yapıda uyulması gereken 3 ilke:

  • utilitas (faydacılık)
  • firmitas (kalıcılık)
  • venustas (güzellik)         

Yapılar insan faydası düşünülerek uzun süreli ve estetik algılara en uygunu olacak şekilde tasarlanmalıdır. Bunların BÜTÜN OLDUĞU BİNALAR İNSANI MUTLU EDECEK YAPILARDIR.

Bazen oturduğumuz bir evden, kaldığımız bir otelden, ayrıldığımız bir şehirden o kadar etkileniriz ki, bu mekanlara ait her ayrıntı aklımızda yer eder. Duygu durumumuzun şekillenmesine katkıda bulunurlar, bizi mutlu edebilirler ya da hüzünlendirebilirler.

Modern filozof Alain de Botton’un “Mutluluğun Mimarisi”  en eğlenceli ve farklı kitaplarından birisi. Evlerimize kapandığımız bu günlerde, yuva kavramı, evlerimizin içinde bizi mutlu eden detaylar, dışarıda bizi daha önce mutlu eden binalar, detaylar hakkında düşünmek için ideal bir zaman.

Botton rafine ve kıymetli bir dünyası olan ve bu düşünce bağlamlarını en nazik ve aynı zamanda eğlenceli biçimde aktarmayı başarabilen nadir insanlardan. bu söyleminden etkilenmesi elbette onun her şeyi sorgulamasından kaynaklanan geliyor. Bu söylemin, yani ” Güzellik bir mutluluk vaadidir”, ünlü Stendhal Sendromuna işaret ediyor. Stendhal’ın hemen psikoloji literatürüne de yer alanStendhal sendromundan bahsedecek olursak; sanat eserleri, tarihi yapılar karşısında insanların çok fazla heyecanlanmasından kaynaklı, ağlaması, ileri seviyede bayılması, panik atak geçirmesi diyebiliriz.

Kitapta bu bağlantıyı şöyle açıklıyor:

“Güzel bir şeyi görür görmez hemen ona sahip olmayı isteriz ama belki de asıl istediğimiz ona değil, onun taşıdığı özelliklere sahip olmaktır… Nasıl ki aşık olduğumuz kişiyle sevişmek için fırsat kollamak aşk duygusuyla başa çıkmanın en kestirme, en tatsız yoludur, güzel bulduğumuz bir nesneyi satın almak da onun çağrıştırdığı özlem duygusuyla başa çıkmanın en basit, en sıradan yoludur belki.” (s.167)

Kollektif hafızamızın da önümüze ısıtıp ısıtıp getirdiği binalara dayalı inanç sistemleri, ilahlaştırılmış dini temelli binalar, estetik ve güzelliğin bazen ortak bir değerde buluşması gibi bildiğimiz gerçekler var.

Venedik’te artık kimse yaşamamasına rağmen neden şehri batacak kadar ziyaret akınına uğratıyoruz? Neden Taç Mahal’i görmeye gidiyoruz? Pompei’de Vezüv’ün yok ettiği evlerde neler olduğunu hissetmek için, orada bir kere de olsun bulunmak istiyoruz? Begonyalar fırlayan Akdeniz evleri, Fas’ın otantik mimarisi, New York’un dumanlar çıkan ızgaraları bizi neden ve ne şekilde etkiliyor? Ve neden buralarda tekrar tekrar bulunmak istiyoruz?

Kitabın bir bölümünde Japon romancı Natsume Soseki‘den bir alıntı var. İnsanların kültürlerinin ve kişiliklerinin ne kadar farklı olabileceği ve bu farklılığın beğenilere nasıl yansıdığı ile ilgili güzel bir alıntı. Romancı İngiltere’yi ziyaret etmiş ve kendisinin güzel bulduğu şeylerin İngilizlerin umurunda olmadığını fark etmiş:

“Birini yağan karı seyretmeye davet ettim, bana güldüler. Bir başka sefer ay’ın Japonların duygularını ne kadar derinden etkilediğini söyledim, beni dinleyenlerin yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi… İskoçya’da görkemli bir evde kalıyordum, bir gün evin sahibiyle bahçede yürürken, iki yanı ağaçlarla kaplı patikaların kalın bir yosun tabakasıyla kaplanmış olduğunu farkettim. iltifat olsun diye ” Bu patikaların ne kadar hoş, yaşlanmış bir hali var” dedim. Evin sahibi ise kısa zamanda bir bahçıvana bu yosunları temizleteceğini söyledi.”

Hoşumuza giden, oraya ait olduğunu düşündüğümüz ve romantik bir bakış açısıyla kutsadığımız çevre, bir başkasının aynı baktığı çevre olmayabiliyor.

“Hem mutluluğun hem de sefaletin büyük ama çoğu zaman bahsedilmeyen nedenlerinden biri çevremizin kalitesidir; bizi çevreleyen duvarlar, sandalyeler, binalar ve sokaklardır” diyor Botton.

Binalar toplumsal değerleri temsil eder. Duygularını ifade eder veya ortaya çıkarmaya çalışırlar.

Botton, aslında burada biraz da; gördüğümüz hemen hemen her şeyi bilinçaltında nasıl insanlaştırdığımızı tartışıyor. Binalara ve heykellere kişilikler veriyoruz, daha sonra onları öngörülen bu insan özelliklerine göre değerlendiriyoruz.

Çekici bulduğumuz binaların ve sanatın, ne olduğumuzu ya da sahip olduğumuzu değil, arzuladığımız ideallerin arzumuzu nasıl yansıttığını anlatıyor.

Doğamızla ilgili düşünmeye sevk ettiği çok açık bir tespiti de var:

“Ruhumuzda asla silinmeyecek bir yara izi taşıyorsak, örneğin yanlış insanla evlenmişsek, orta yaşa gelip de yanlış meslek seçtiğimizi fark etmişsek ya da çok sevdiğimiz birini kaybetmişsek, ancak o zaman mimarinin bizi fark edilir biçimde etkilemesi mümkündür. Bir binadan ‘etkilendiğimizi’ söylerken, aslında o binanın taşıdığı soylu nitelikler ile çok daha büyük, çok daha üzücü olan gerçeklik arasındaki zıtlıktan kaynaklanan yarı acı yarı tatlı duyguyu anlatmaya çalışırız.
“Ancak acıyla tanışınca gözümüzde değer kazanır güzel şeyler. Belki biraz garip ama acıyla tanışıklık, mimariyi takdir edebilme yetisinin ön koşuludur. Binaların güzelliğinden etkilenebilmek için her şeyden önce biraz acı çekmiş olmamız gerekir.” 

Botton, mimarinin hislerimize, yaşama sevincimize olan etkisininden derin bir şekilde bahsederken aslında minik bir mimari tarih dersine de giriyor.

Klasik mimariden yani Yunan, Roma, Gotik, Rönesans ve Barok dönemde aslında hep aynı çatıda mimari bir düzen benimsenerek, yine dönemin politik, inanç ve mutluluk seviyesine göre değişen bir yapı tasarımı benimseniyor.

Sadece mimaride değil, 16. Louis döneminde de Antik Roma’dan alınan yapı detayları kullanılmaya devam etti. Dekorasyon ve mobilyacılık 16. Lois döneminde kullanılmaya başlandı. 16. Louis, dönemine “Neoklasisizm dönemi” dendi.

Bu dönemlerden geçerek klasik, gotik, rönesans, barok bir karmaşa haline gelmeye başlamıştı mimaride. Bütün bu uygulamalar ve yöntemler ile Avrupa’da eklektisizmin önü açılmış oldu. Yani tam bir karmaşa halinde, mimari ve dekorasyon uygulamaları birbirine karıştırılarak yapılıyordu. Tüm bu karmaşa içinde “Evlerimizi hangi üsluba göre inşa edeceğiz?” sorusunu genç bir alman yazar 1828 yılında sormuş. Ortak bir çözüm bulunabilecek miydi? Bu karmaşayı bitirecek bir konsensüs oluşturulabilir miydi?”

Bu soruların cevapları endüstri devriminin gelmesi ve işlevselliğin önem kazanması ile son buldu. Mimarların yerini mühendisler alarak tartışmalar bir müddet son buldu. Çünkü zevk değil, işlevsellik önemliydi, pratik, hızlı ve ucuz olmalıydı dünya artık.

Bundan sonrası biraz günümüze kadar gelen karmaşa dönemi…

Bitirirken Botton kitapta şöyle diyor ve de manidar son sözünü söylüyor:

“Mutluluğun ne olduğunu en kusursuz ve en ustaca anlatabilen binalar inşa etmeliyiz. Hiç değilse bu kadarını, binalar dikerek yok ettiğimiz kırlara, ağaçlara ve solucanlara borçluyuz.”

 

Mimarinin mutlulukla bir ilgisi var… başlıklı yazı Çiğdem Öztabak tarafından t24.com.tr internet sayfasında 26 Nisan 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

Düzenleyen; Mimar Aynur Duysak

LinkedIn; https://www.linkedin.com/in/aynur-duysak-4b0014151/

@duysakaynur

Abone Listemize Kaydolun
inşaPORT Mail Aboneliği

Posta listemize abone olun ve e-posta gelen kutunuzda ilginç şeyler ve güncellemeler alın.

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz.

Bir şeyler yanlış gitti.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.