Doğal dengeyi bozucu faaliyetlerde bulunan canlıların başında insanoğlu gelmektedir. İnsan faaliyetleri, özellikle teknolojinin de gelişmesiyle 20. yüzyılın başından itibaren telafi edilemeyecek ölçüde büyük çevre sorunlarını da beraberinde getirmiştir.
Doğal çevre ile uyumlu olmayan, plansız kentleşmeler ülkemiz gibi sanayisi tam gelişmemiş ülkelerde çok önemli ve çözülemeyecek sorunları da beraberinde taşımaktadır. Plansız kentleşmeler ve yoğun gecekondulaşma iklimi, verimli tarım arazilerini, temiz yeraltı sularını, doğal kaynakları ve doğal yapıyı olumsuz yönde etkileyerek kirletmekte, bozmakta ve yok etmektedir. Tüm bunlara sel olayları, deprem gibi doğal süreçlere bağlı gelişen ve insan hayatını ve faaliyetlerini olumsuz etkileyen doğal afetlerin zararları eklendiğinde, plansız, kontrolsüz ve dayanıksız kentleşmenin ne denli zararlı olduğu daha iyi anlaşılır.
İnsanların kentlerde, yerleşim alanlarında ve kırsal yerleşmelerde temiz hava, enerji, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarının yanında, depremde güvende olacağı, yer kayması, kaya düşmesi, çığ düşmesi gibi olaylara maruz kalmayacağı yaşanabilir evlere ve temiz içme suyu kaynaklarına ihtiyaçları vardır.
Bu temel ve zorunlu ihtiyaçların karşılanamaması veya yetersiz kaldığı sağlıksız kentlerde insanların gerek sağlıkları ve gerekse toplumsal yaşamları olumsuz yönde etkilenir.
Bu hususta, TC. Anayasası herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamasını ve konut ihtiyacını nasıl karşılanacağını güvence altına almıştır. Anayasamızın bu konudaki;
- Maddesi: “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”
- Maddesi ise; “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır.” demektedir.
Günümüzde yaşanabilir, sağlıklı kentleşme ilkeleri oluşturulurken “Jeoloji Mühendisliğinin” önemi ne yazık ki jeolojik nedenlerle oluşan deprem, taşkın, heyelan ve kaya düşmesi gibi olaylardan ve bunların neden olduğu can ve mal kayıplarından sonra ancak ilgililerin dikkatini çekmiştir.
Bu durumun en önemli nedenlerinden biri de, pek çok inşaat projesinde ve genelde imar planlamasında, jeolojik çevrenin sınırlayıcı etkilerinin yeterince düşünülüp değerlendirilmemesi, Jeoloji Mühendisliği disiplinine, Jeoloji bilimine önem verilmemesi ve en önemlisi mali kazancın insan sağlığının önünde gelmesidir.
Günümüzde özellikle arsa fiyatlarındaki aşırı artışların yanı sıra taşkın, sel, heyelan, deprem gibi jeolojik süreçler ile oluşan kısıtlamalar nedeni ile imar planlamasına yönelik mevcut ya da potansiyel yerleşim alanlarının morfolojik, jeolojik, sismotektonik, jeoteknik özellikleri ve doğal afet risklerinin ayrıntılı olarak belirlenmesi yukarıda bazılarını saydığımız arazi kullanım hatalarından kaynaklanan sakıncaların giderilmesinde ve insanların uygulayacağı zararların azaltılmasında oldukça önemli bir rol oynamaktadır.
Oysa ülkemizin hemen her tarafında gözlenen planlı-plansız kentleşme çalışmalarında bu hususlara yeterince dikkat edildiği söylenemez. Maalesef dere yatakları, zemin sıvılaşma tehlikesi olan bölgeler imara açılmakta, dik yamaçlara yapı yapılmakta, kaya düşme sahaları ve heyelan bölgeleri kontrolsüz ve korkusuzca yapılaşma için kullanılabilmektedir.
Jeolojik ve jeoteknik etütler, heyelan, kaya düşmesi, su baskını vb. doğal afet bölgelerinden arındırılmış, sağlıklı, sürdürülebilir ve doğal çevre ile uyumlu bir kentleşmenin ve imar planı çalışmasının sadece bir parçasını oluşturmaktadır. Ülkemizde yürütülen jeolojik/jeoteknik etüt çalışmalarının da jeolojik çevreden kaynaklanabilecek sorunların tespitini ve ciddiyetini sergileyebilecek, çözümler üretebilecek eğitim programlarına ve raporlarına ihtiyaç duyulmaktadır.
Abone Listemize Kaydolun
inşaPORT Mail Aboneliği
Posta listemize abone olun ve e-posta gelen kutunuzda ilginç şeyler ve güncellemeler alın.
Abone olduğunuz için teşekkür ederiz.
Bir şeyler yanlış gitti.










